Cumartesi , 23 Eylül 2017
Son Makaleler
Anasayfa » Güncel Ekonomi

Güncel Ekonomi

Değişim ve İnovasyon

Değişime ayak uyduramayan zayıflar
Yaman Törüner
ytoruner@milliyet.com.tr

Ekonomilerin bel kemiği imalat sektörüdür. Ülkelerin gücü, imalat sektörlerinin büyüklüğü, bu sektörün yarattığı katma değer ve bu katma değerin gelecekteki devamlılığı ile ölçülür. Bu nedenle ülkeler, imalat sektörlerinin büyümesi, bu büyümenin sürdürülebilmesi ve sektördeki verimliliğin arttırılması için çalışırlar. Günümüzün rekabet şartları, bir ülkenin imalat sektörünün yalnız kendi ülkesi içinde değil, küresel anlamdaki gücünü de korumasını ve büyütmesini gerektiriyor. Bu nedenle ülkeler, sadece büyümek değil, diğer ülkelerle de yarışmak zorundalar.

Dünyadaki imalat sektörünün katma değerinin bugünkü büyüklüğü 9 trilyon dolar civarında. 2009 yılı sonunda bu büyüklük 8 trilyon dolar civarında idi. Grafikte görüldüğü gibi imalat sanayinin büyümesi, en büyük ölçüde Çin’de başarılmış. Onu, dünyadaki diğer ülkeler ve ABD takip ediyor. İngiltere, Almanya ve ABD’deki imalat sektörünün son yıllarda bir darboğaza girmiş olduğu da açıkça belli. Zaten, küresel krizin de temel sebebi bu oldu.

İmalat sektörü neden önemli
Dünyanın önde gelen ekonomistleri imalat sektörünün neden önemle olduğu sorusunu şöyle cevaplandırıyorlar:
İmalat sektörünün büyüklüğü, ekonominin büyüklüğünü ve icatların yoğunluğunu gösterir ve büyüyen imalat sektörü diğer sektörler üzerinde çarpan etkisi yaratır.
Tarihi olarak imalat sektöründe üretilen mallar, diğer tüm mallara göre çok daha rahat ticaret konusu edilebilir. Bu nedenle, cari dış açık veren ülkelerde imalat sektörüne özel bir önem vermek gerekir. (Bizde olması gerektiği gibi.)
Bütün istatistikler, üretim sürecindeki yeniliklerin, kalite kontrolündeki gelişmelerin ve üretim sürecindeki iyileştirmelerin çoğunun imalat sektöründe başlatıldığını gösteriyor. İşçi verimliliği, enerji tasarrufu, sermaye ve hammadde kullanımı konusundaki verimlilik artışlarının önemli bölümü imalat sektöründe gerçekleşiyor.
İmalat sektörü, işsizliğin azaltılmasında başrolü oynar. Sektörün büyümesi, sadece işçi sayısının değil, eğitimli ve ihtisaslaşmış hünerli işçi sayısının artmasını da sağlar.

Nasıl planlamalı?
İmalat sektörünü güçlendirmeyi planlarken, üretim çeşitleri konusunu 4 önemli kategoride incelemek gerekiyor.
Tekstil, giyim, mobilya, bilgisayar malzemesi ve diğer dayanıklı tüketim malları üretimindeki küresel ve bölgesel rekabet durumu. Bu üretim kategorileri nispeten basit ve küresel rekabete açık konulardır. Ciddi teşvikler gerektirir.
Kâğıt, plastik, ilaç, otomobil, matbaa ve elektronik cihazlar üretimi, ülkeyi dünyanın gelişmiş ülkeleri ile rekabete hazırlar. Bu nedenle önemlidir.
Gıda, kereste, petrol, kömür gibi hammaddelerin üretimi ülkelerin kendi kendine yeterliliğini ve bölgesel güç olmalarını sağlar.
Küresel anlamda lider ülkelerden olabilmek ise, uzay ve havacılık endüstrisi, kimyasal ürünler, makine ve tıbbi cihazlar ile üst kademe elektronik parçalar üretimini gerektiriyor.
Charles Darwin’in dediği gibi “Canlılar arasında en güçlüler ya da en akıllılar değil, değişen tabiat şartlarına en çok uyum sağlayanlar hayatta kalabiliyor.”

Krizin Basamakları

Krizin basamakları
14 Ağustos 2011 Sabah Gazetesi Erdal Şafak
Daha önce iki-üç kez yazdım. Benim bir tezim var: 2008 Eylül’ünde patlak veren bu kriz, tarihin sıradan bir yol kazası değil.
Krizi bir yanardağ patlamasına benzetirsek, henüz derinliklerden yükselen homurtular sürecinde bulunuyoruz.
Hele dağ bir lav püskürtmeye başlasın; kızılca kıyameti asıl o zaman göreceğiz, daha doğrusu yaşayacağız.
Bir defa daha hatırlatayım; tezim şu: Bu kriz, hiçbir ışığın sızmadığı, ucu görünmeyen, tam çıktığınızı sandığınız anda bir başkasına girdiğiniz bir tüneller dizisi.
Kriz, “Finansal” sektörde başladı: ABD’deki riskli konut kredileri piyasasının çökmesiyle. Ve daha önemlisi, dünyanın en büyük bankalarından “Lehman Brothers”ın batırılmasıyla.
Bu iflas ABD Hazinesi’ne 650 milyar dolarlık yük getirdi. Daha önemlisi, Atlantik’in iki yakasında bankacılık sistemini temellerinden sarstı. Devletler, kamu maliyeleri, bankaları kurtarmak için oluk oluk kaynak aktardılar. Vergi mükelleflerinin paralarından.
Kriz daha sonra reel ekonomiye sıçradı. Kasaları boşalan bankalar kredi musluklarını kesince, fabrikalar, şirketler havasız kaldı. Çalışanların maaşları ödenememeye başladı, hızlı ve yoğun kadro daralmasına gidildi.
Üçüncü aşama “Sosyal” kriz oldu: İşten çıkarılan kitleler, iş bulamayan gençler, en verimli çağlarında kendilerini sokakta bulan orta yaş kuşağı, besin fiyatlarındaki artış nedeniyle ay sonunu getirememeye başlayan emekliler sokağa döküldüler. Bu sosyal kriz bazı ülkelerde isyana yol açtı. Özellikle Sahra Altı Afrika’da. Bazı ülkelerde rejimleri devirdi. Özellikle Magrip’te ve Körfez emirliklerinde: Tunus, Mısır, Bahreyn. Bazı ülkelerde de yönetimlerin de ötesinde sisteme karşı başkaldırıya dönüştü: İspanya’daki “Aşağılanmışlar” hareketi bunun en somut örneği. Yunanistan’daki zincirleme grevler, “Ödemiyoruz” kampanyası ve Atina’da Sintagma Meydanı’nda aylarca süren kaos-çatışma ortamı bir başka örneği.
İngiltere’de hâlâ dumanları tüten sokak isyanları da keza bu sürecin bir başka patlaması. Başkaldırının sadece Avrupa ile sınırlı olduğunu sanmayın. Örneğin, Çin’de yılda en az 80-90 bin ayaklanma oluyor. Dahası, her hafta en az bir-iki kez İngiltere’deki sokak isyanının büyüklüğünde şiddet olayları yaşanıyor.
Bir sonraki aşama: Sosyal patlamaya çözüm bulunamazsa, kriz önlenemez biçimde “Siyaset” alanına kayacak.
Yönetimlere, iktidarlara güven dibe vuracak. Şimdi o aşamadayız. Dün yazdım:
Sarkozy’ye Fransızlar, Merkel’e Almanlar, Obama’ya Amerikalılar artık inanmıyorlar.
Bu ülkelerin tümünde de işbaşındaki yönetimlere güven yüzde 50’nin epeyce altına inmiş durumda. Neden? Çünkü bankaları kurtarmak için tüm kaynaklarını aktaran devletler şimdi tamtakır kasayla, ondan da önemlisi gayrısafi yurt içi hasılalarının bile üstünde kamu borcuyla ülkeyi yönetmeye çalışıyorlar.
Bu güven açığına demokratik sistem içinde çözüm bulunamazsa, kriz daha da tehlikeli bir aşamaya tırmanacak: Rejim krizine geçilecek. Yani, demokrasi dışı arayışlar ortaya çıkacak. Demokrasiden beslenen ama ilk fırsatta demokrasiyi yıkmak için tetikte bekleyen aşırı sağ akımlar iktidar alternatifi olmaya başlayacak Hatta başladı bile. Örneğin, Macaristan’da sağ ve aşırı sağ karışımı bir iktidar var. Fransa’da aşırı sağ güçleniyor ve Sarkozy onun önünü kesmek için iyice sağa kayıyor. Almanya’da Neo-Naziler artık iyice “Görünür” oldular. Sözü uzatmaya gerek yok, Norveç’te “Haçlı Seferi” başlatmak isteyen Anders Behring Breivik’in korkunç katliamı tek başına her şeyi anlatmaya yeterli.
Ya sonra ?
Rejim krizi demek, aşırı sağ demek, ya da Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın ifadesiyle, “Milliyetçilik demek, savaş demek!”
Hem de küresel savaş. Yani, Üçüncü Dünya Savaşı.
“Bu çağda, bu küreselleşme sürecinde savaş mümkün mü” demeyin. Kulak verin; ayak sesleri yakınlaşmaya başladı bile.

Sıcak Para

Döviz girişi devam ediyor cari açık şimdilik acıtmıyor(!)
Milliyet Güngör URAS (12 Ağustos 2011)
Haziran ayında sermaye hareketi ile içeriye 9.2 milyar dolar döviz girdi. (Bunun 7.0 milyar doları kredi, yabancı sermaye ve portföy yatırımı için giren döviz. 2.1 milyar doları nereden geldiği belli olmayan döviz.
Giren dövizin 7.5 milyar dolarını harcadık. (Buna cari açık-döviz açığı diyoruz). Kalan 1.7 milyar doları ise rezerve (döviz stoklarına) eklendi.
Görülüyor ki, cari açığın büyümesine rağmen döviz girişi devam ediyor. Döviz girişi devam ettikçe döviz gerçek değerinin altında, ucuz satılıyor. Biz de ucuz dövizi harcıyoruz. Sonra da ülkenin cari açık sorunu var diyerek telaşlanıyoruz.
Temmuz ayında döviz fiyatları arttı. Merkez Bankası Başkanı diyor ki, “Döviz fiyatı arttığına göre, haziranda 7.5 milyar dolar olan açık, temmuzda 5 milyar dolara düşer.” Demek ki ne imiş? Cari açığın nedeni ucuz döviz imiş!.. Gecikmeli de olsa bu gerçeğin kabul edilmesi
önemli bir gelişmedir.
Hükümet çevreleri yılın ikinci yarısında, yükselen döviz fiyatının etkisinde aylık açıkların küçülmesi sonucu yıllık açığın 70 milyar dolar olacağını tahmin ediyor.
– Cari açık bugünün sorunu değildir. 2003 yılından bu yana uygulanan “Yüksek Faiz-Ucuz Döviz” politikası bu açığın tırmanışına neden oldu. (2003’ten bu yana Milliyet Ekonomi’de açığın nedeni ve önemi devamlı olarak gündeme getirildi.)
– Geldik bugüne. “Battık batıyoruz“ diye bir durum yok. “Tekrarda yarar var. Önce harcıyoruz, sonra döviz arıyoruz. Bulamazsak ne yaparız?” diye bir durum yok. Döviz girişi olmaz ise, döviz fiyatı yükselir. Pahalı dövizi harcamak zorlaşır. Sonuçta cari açık kendiliğinden küçülür. Biz de cari açık sorunundan kurtulmuş oluruz.
– O halde döviz fiyatı biraz artınca neden paniğe kapılıyoruz? Çünkü döviz fiyatında 9 yıldır düzeltme yapılmadı. 9 yılın biriken düzeltmesi kısa sürede yapılırsa, döviz borçluları büyük yük altında kalır. Bu düzeltmenin hazmedilebilir şekilde ve boyuta gerçekleşmesi önemlidir.

Küresel Kriz ve Türkiye Raporu

Türkiye’nin sayılı düşünce kuruluşlardan biri olan Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi, Küresel Kriz ve Türkiye raporunu yayınladı.

Raporda; 2007 yılında ABD konut sektöründe başlayarak 2008 yılı Eylül ayında ABD’nin en büyük 4.Yatırım Bankası 158 yıllık Lehman Brothers’ın iflasıyla krizin açık işaretlerini ortaya koyan gelişmelerin şu anda geldiği aşama analiz edilirken, aynı zamanda krizin Türkiye ve Dünya üzerindeki olası ekonomik ve politik etkileri de değerlendirilmiştir.

2008 yılı Ekim ayından itibaren krizin etkilerinin hissedilmeye başlandığı Türkiye de krizin asıl olumsuz etkilerinin 2009 yılında görüleceği belirtilen raporda ayrıca Türkiye Ekonomisi’nin 2009 yılında karşılacağı en büyük sorunların, dış finansman alanında yaşanabilecek problemler ve işsizlikte yaşanacak artış olarak kendisini göstereceği tesbit edilmiştir.

Hükümetin kriz yönetiminde başarılı olması durumunda Türkiye’nin özellikle dış politika alanında bir çok kazanım sağlayabileceği ve bölgesinde etkinliğini arttırmış bir ülke haline gelebileceği ifade edilen raporda, hükümetin kriz yönetiminde başarısız olması durumunda ise Türkiye’de siyasi istikrarın bozulabileceğine ilişkin öngörüler de bulunulmuştur.

Krizin etkilerini hafifletmek amacıyla hükümetin şu ana kadar almış olduğu tedbiler raporda doğru ve yerinde olarak değerlendirirken, hükümetin bu önlemleri bir paket halinde değil de parça parça alıyor olması eleştirilmiş ve bu durumun hükümetin kriz yönetiminde başarılı olamadığı imajının ortaya çıkmasına neden olduğu ifade edilmiştir. Türkiye’nin son beş yıldır uyguladığı sıkı maliye politikasının bütçe üzerindeki olumlu etkilerinin Türkiye’nin krizde ayakta kalmasını sağlayan en önemli faktör olduğu ifade edilen raporda, hükümetin reel sektöre daha fazla destek olması gerektiği ve bu desteği sağlayabilmek için kontrollü gevşek bir maliye politikası uygulanabilmesi için yeterli hareket alanının mevcut olduğu ifade edilmiştir.

İç talebi arttırmak için faiz oranlarında yapılacak hızlı indirimlere ek olarak doğalgaz üzerinden tahsil edilen dolaylı vergi oranında yapılacak bir indirimin sanayicinin üretim maliyetini düşürücü etki yapacağı ifade edilen raporda ayrıca kurumlar ve gelir vergisinde bir yıllık süre için indirimlere gidilmesinin sanayicinin rahatlamasını sağlayacağı ifade edilmiştir. Bu noktada hükümetin bütçe dengesini korumak ile reel sektörü kurtarmak arasında bir karar vermesinin gerekmekte olduğu raporda ifade edilirken, diğer taraftan bozulan bütçe dengesini tekrar kurmanın batmış bir reel sektörü tekrar inşa etmekten daha kolay olduğu da gözden kaçırılmamalıdır denilerek hükümet uyarılmıştır.

Krizden sonra yeni dünya düzeninin nasıl olacağı sorularına ilişkin öngörülerin de yer aldığı raporun sonuç kısmında krizin ülkemize etkilerinin neler olacağı konusuna açıklık getirmek için iyimser, kötümser ve muhtemel senaryolar oluşturulmuş ve bu senaryolar dahilinde krizin Türkiye için ekonomik ve politik etkileri analiz edilmiştir.

İyimser senaryoya göre; ABD ekonomisi 2009’un 3. çeyreğinden itibaren tekrar büyüme sürecine girerken ve bu süreci diğer dünya ekonomilerinin de takip edeceği öngörülmüştür. 2009 yılında karşılacağımız en büyük sorun olan dış finansman sorunu yeniden normalleşmeye başlayan uluslararası kredi piyasalarından yenilenebilecek krediler ile halledilebilecektir. 10 milyar dolar civarında olması beklenen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına ek olarak, özelleştirmelerden sağlanacak kaynak ile cari açığın finansmanı IMF anlaşmasına gerek olmadan sağlanmış olacaktır. Bu senaryoya göre, Mart ayında gerçekleşecek yerel seçimlere Ak Parti çok fazla yıpranmadan girebilecek, Türkiye genelindeki yerel yönetimlerin çok büyük kısmını tekrar kazanacaktır. 2009 yılında %2 civarında büyüyecek olan Türkiye ekonomisi dünya ekonomisinden daha hızlı bir şekilde toparlanma sürecine girerek 2010 yılından itibaren tekrar %4’ün üzerinde büyüme oranına kavuşacaktır. Krizin kısa sürmesi ihtimalinde Türkiye’de siyasi riskler görülmezken ülkemiz bölgesinde etkinliğini ekonomik ve politik açıdan daha da artırmış bir ülke haline geleceği bu senaryo dahilinde öngörülmüştür.

Kötümser Senaryoda ise, temel olarak krizin Dünya’da ve Türkiye’de daha da derinleşeceğine ilişkin beklenti ana tez olarak kabul edilmiştir. Bu senaryoya göre, ABD Otomotiv sektöründe görülebilecek iflasların beraberinde dünya çapında farklı sektörlerden iflasları da getirecegi ve bu gelişmeler sonucunda dünya ekonomilerinin uzun süreli hatta yıllar sürecek bir resesyona gireceğine ilişkin beklentilerin daha da geçerlilik kazanacağı ve dünya ticaretinde ciddi anlamda düşüşler gözlemleneceği tahmin edilmektedir. Bu şartlar altında IMF ile 20 milyar dolar civarında bir stand by antlaşmasına gidilecek ve bu antlaşmanın gereği olarak sıkı maliye politikası önlemleri alınırken 2009 yılında negatif büyüme gerçekleşecektir. Yurtdışı piyasalardan tekrar borçlanma imkanı bulamayan özel sektörde iflaslar başlayacak ve geri ödenemeyen kredilerden dolayı Türk Bankacılık sistemininde görülmeye başlayabilecek problemler banka batışlarının yaşanmasına neden olabilecektir. İşsizliğin artması sonucu öncelikle suç oranlarında artışlar gözlemlenecek ve sonrasında krizden dolayı işlerini kaybeden umutsuz halk kitlerininin manipüle edilmesiyle birlikte komşumuz Yunanistan’da yaşanan olayların benzeri toplumsal olaylar Türkiye’de de yaşanabilecektir. Gün geçtikçe daha da ağırlaşan ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle 2009 yılı sonu veya 2010 yılı başlarında erken genel seçime gitmek zorunda kalan AK Parti hükümeti seçimlerden ağır bir yenilgi ile çıkacak ve iktidarı kaybedebilecektir.

Gerçekleşmesi olası olarak tahmin edilen Muhtemel Senaryoya göre, Obama yönetiminin açıklayacağı yeni kurtarma paketinin dünya üzerinde yaratacağı iyimser havanın, krizin dibinin bulunduğu yönündeki beklentileri güçlendirici etki yaratacağı düşünülmektedir. Buna rağmen, dünya genelinde ekonomilerin büyüme sürecine girmesinin 2010 yılından itibaren başlayacağının düşünüldüğü muhtemel senaryo da ekonomilerin tekrar büyüme sürecine girmesinden sonra Dünya’da ve Türkiye’de büyüme oranlarının oldukça düşük seyretmeye devam etmesinin beklendiği ifade edilmiştir. Raporda, Dünya genelinde hakim olacak düşük büyüme hızlarının ülkemizdeki isşizliğin de artmaya devam etmesine yol açacağı ifade edilmiş ve ‘İşsizlik önümüzdeki dönemde Türkiye’nin karşılacağı en büyük sorun haline gelecektir.’ denilmiştir.

Normalleşmeye başlayan uluslararası piyasalardan özel sektör ve bankaların yeniden borçlanmaya başlamaları 2001 yılında yaşadığımız gibi bir döviz krizi olmadan Türkiye 2009 yılını atlatabilmemizi sağlayacaktır. Makro ekonomik dengelerde bozulmalar yaşanacak olmasına rağmen 2009 yılında Türkiye ekonomisinin kontrolsüz şekilde şoklara girmesinin öngörülmediği bu senaryoya göre, 2009 yılı dış finansmanı IMF antlaşması ile garanti altına alındığı için, döviz kurlarının stabil olduğu bir ortamda yerel seçimlere girecek olan Ak Parti’nin seçimlerden birinci parti olarak Türkiye genelinde bir çok belediyeyi tekrar kazanarak çıkabileceği öngörülmektedir. Halen Anayasa Mahkemesi tarafından görülen DTP’nin kapatma davasından partinin kapatılması kararı çıkmasının ve düşen milletvekillikleri için 2009 yılında ara seçim yapılmasının tahmin edildiği bu senaryoda, ara şeçimi genel seçime dönüştürme konusunda iktidara baskılar gelebilecek olmasına rağmen, Ak Parti hükümetinin 2009 yılında erken genel seçim kararı alması ihtimali oldukça zayıf olarak değerlendirmektedir. Genel seçimlerin zamanında yapılması durumunda, iki dönemdir iktidarda olmanın verdiği yıpranmaya ek olarak, işsizlikle mücadelede yeterince başarılı olunamamasından dolayı, Ak Parti’nin seçimlerde iktidarı kaybetmesi ve muhalefete düşmesi ihtimalinin oldukça yüksek olduğu da muthemel senaryo dahilindeki öngörüler arasındadır.

Raporun tamamına www.ekopolitik.org adresinden erişilebilir.

Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi

Ekopolitik.org Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi’nin web tabanlı bir yayın organıdır. Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi bağımsız bir kar amacı gütmeyen organizasyon olup amacı siyasi karar verme organlarına yeni politika yapma imkanları geliştirirken kamuoyunun da dünya ve ulusal siyaset ile ilgili algılama ve anlayışlarına olumlu katkılar yapmaktır.

Ekopolitik.org
Büyükdere Cad. Naci Kasım Sok.No:3/1 Hüseyin Özer İş Hanı
34387 Mecidiyeköy/Şişli İstanbul
Tel: +90(212) 356 41 85
Fax: +90(212) 356 41 87
info@ekopolitik.com